Skip to main content

“Dal bir gün dedi ki tomurcuğuna; tenimde bir yara işler gibisin,

Titrerim rüzgarlar keder vermesin.”

Ahmet Kutsi Tecer

Anne-bebek ilişkisini ruhsal anlamda en derinlikli anlatan cümlelerden biri de bu şiir olabilir. (Ruhsallığı daha iyi anlamamıza aracılık eden edebiyat ve sanat iyiki var.)

Tetikleyici olabilecek bir içeriktir. Okurken bir taraf seçmeniz gerekirse, kendinizden yana pozisyon almanız desteklenmiş hissetmenize yardımcı olabilir.

“Meme”yi toplumsal-mahalledeki karşılığından bağımsız duymanın tuhaf geldiğinin farkındayım. Yine de size meme konusuna daha dinamik, yani ruhsallığımızda temasta olduğu bir pencereden bakmayı teklif edeceğim. Bu yazıda, içten içe bildiğimiz ama tanımıyormuş gibi yaptığımız, insan ruhsallığındaki bir takım ifadesi güç duyguların memeyle olan ilişkisini, mümkün olan en anlaşılabilir halde sunmaya çabalayacağım.

Anne-bebeğin daha bir arada olduğu, henüz babanın veya bir üçüncünün araya girmediği dönemin, yetişkinlik hayatımızdaki görünümlerinden bahsedeceğiz. Her bebeğin doğar doğmaz bir annesi olamayabiliyor; öyle durumlar oluyor ki anne yokluğunda bebek, baba veya başka bir bakım veren tarafından da bakılıyor, buradaki “anne” bebeğe ilk bakım veren (annesel sevgi, şefkat, besin vb. ihtiyaçlarını karşılayan) anlamında kullanılmaktadır.


 

Meme, deyince zihninizde ne canlanıyor?

Hayat, mutluluk, anlam, bağ, bütünlük, besin, utanç, özlem, keder, anne, daha çok babaya ait bir şey, süt, tabu, kutsal, kardeş veya benim için meme şu demek, diyebileceğiniz hangi çağrışım zihninizde beliriveriyor?

Bebek için meme ne anlama gelir? Meme çocuğa ne anlatır? Meme sadece bir besin kaynağı mıdır?Memeden akan sadece süt müdür? Gelin memeyi salt bir besin kaynağı olarak işaretlemeden ona bakmayı deneyelim.

Emilsin veya emilmesin, memenin örtük tarafları, bütünle (dünyayla) kurduğumuz ilişkiye yansımaları, yalnız kalabilme kapasitemize olan desteği, kişiliğimizin oluşumundaki birincil ve kaçınılmaz etkileriyle; memenin anlamının en içimizde olan, bastırdığımız yanlarıyla temasa geçelim.

Ne anlatıyor bu meme? Memeli olmadıkları halde kuş vb. hayvanların yavrularına yaptıkları annesel yatırımlarını nasıl anlamalı? Bir sebepten hiç emziremeyen annelerin çocuklarıyla kurduğu bağı ya da biyolojik annesi olmadığı halde çocuğun “O” kişiyle kurduğu bağı nasıl açıklamalı?

Memeyle aramızda olup bitenler besinden öte bir şeydir ve bu his (mutlak mutluluk yanılsaması) yetişkinlik deneyimlerimizde, biz farketmeden, hayatımızın bazı kritik noktalarında belirir.

Yenidoğan dönemde bebeğin algısında anne bütüncül değildir; bölünmüş haldedir. Bebek memeyi veren anneyi, onu bekletmeden ihtiyaçlarını karşılıyorsa iyi anne (iyi meme); erteliyorsa veya bekletiyorsa kötü anne (kötü meme) olarak işaretler.

 

“Dal birgün dedi ki tomurcuğuna;

Tenimde bir yara işler gibisin, titrerim rüzgarlar keder vermesin.”

Ahmet Kutsi Tecer

Diğer yandan bebeğin dünyaya gelişi annedeki gömülü bir yarayı yeniden işler. Bebek her hareketi ve duygusuyla anneye söz ötesi bir yerden, sen de bir zamanlar bebektin ve seninle benzer yerlerden üzülüyoruz, der gibidir.

Anne ve bebeğin bilinçdışı yoldaşlığı bebek doğmadan aylar önce başlar. Yetişkinlik deneyimlerimize yansıyan da bu annesel meseledir. Anne-meme dünyayı, başkalarını ve onlarla olan ilişkimizi düzenleyen, zihnimizdeki iyi-kötü kavramlarını, bunları bir arada da kabul edebilmeyi ve bunların dengesini belirler.

Buradaki iyilik kötülük kavramlarına, o anın içindeki bebeğin annesini ikiye bölerek algıladığı lensle bakalım. Bebek için arası yoktur anne-meme ya iyidir ya kötüdür.

Dostoyevski “İyi insan gülüşünü sevdiğimizdir.” diyor. Bana bakım veren kişi yanımdan ayrılıp geri döndüğünde (biyolojik annem veya başkası) bana gülümseyen, sevgi ve şefkat dolu gözlerle bakıyorsa ben aramızdaki ilişkiden kendimle ilgili bir mesaj alırım: “Ben seviliyorum!”

Bunun tersi (görülmediğim, duyulmadığım/ bir görülüp bir görülmediğim, bir duyulup bir duyulmadığım) yani varlığımla ilgili tutarsız mesajlar aldığım durumlardaysa, kendi değerimden bir türlü emin olamam: “Yeniden seviliyorum!”, “Yine sevilmiyorum!”

Bizler hayatımız boyunca ilişkilerimizi inşa ederken ilk ilişkilenme biçimimizi referans alırız. İlk ilişkilendiğimiz şey meme, ilk ilişkilendiğimiz kişi annemizdir ancak doğduğumuz andan itibaren etrafımızdaki kişilerin farkında olsak da egomuz (benlik) zayıftır. Zaman içerisinde bağ kurarak ilişkilerimiz üzerinden benliğimizi parça parça inşa ederiz.

Ortalama dört ay sonrası bebek, memenin verilişinin annenin inisiyatifinde ve memenin annenin bedenine ait bir parça olduğunu anlamaya başlar.

Esasında bebeğin agresyonunun ve hüsranının kök nedeni sütün gelmeyişi (aç kalmak) değil; hem anne tarafından bekletilmek hem de ona cenneti, anne rahmindeki mutluluğun bir simülasyonunu yaşatan memenin, bir başkasına ait olduğuyla yüzleşmesidir.

Anne ve bebek elbette ayrı zamanlar geçirecek; bu gelişimin, yalnız kalabilme ve çocukta yaratıcılığın gelişmesi kapasitesinin desteklemesi için de gereklidir. Ayrılık kaçınılmazdır ve mühim olan kavuşmanın içeriğidir. Ben annemle kavuşmalarımda, sevgi şefkat ihtiyaçlarımın giderilmesiyle onun iyi ve kötü (bana göre) taraflarını zamanla birleştirip, onu bütünlüklü bir şekilde görebiliyorsam; bu, ileri de ilişki kuracağım diğer insanları da iyi ve kötü taraflarıyla bir arada kabul edebileceğim, anlayabileceğim anlamına gelir.

Örneğin; “Benim hayatımda grilere yer yok!”, “Bir şey, bir kavram ya siyah ya beyazdır!”, “Ya hep, ya hiç! Ben öyle arada kalamam!”

Hayatı bu şekilde algılayan, katı veya esneyemeyen kişilerin içeride daha kırılgan olmaları, içerideki o kıymetli parçayı koruyabilmek için fark etmeden katılaşmaları, şaşırtıcı olmayan bir sonuçtur.

Memenin insan ruhsallığında temsil ettiği kavram birleştirmektir. Meme temsili, iyi ve kötüyü (hep-hiç, siyah-beyaz) bir araya getirir, birleştirir ve dünyayı daha bütünlüklü görmemizi sağlar.

Aynı durumu/olayı yaşamasak da annemizle ilişkimizdeki duyguyu ve deneyimin hissini, yeni inşa ettiğimiz/edeceğimiz ilişkilerimize aktarırız.

İlişkilerde kontrolün bizde olmadığını anladığımızda, çocukluğumuzdaki çaresizliğin bir benzerini yaşar, çocuksu (alt düzey) tepkiler veririz. Annenin ya da memenin bize ait olmadığını anladığımız zamanki hüsranımıza geriler, kendimizi agresif, sıkışmış, unutulmuş veya kaybolmuş zannederiz.

Meme, anne bedeni aracılığıyla tüm dünyaya bütünlüklü bakabilmemizi sağlayan en güvenli yoldur. Burada emmekten/emzirmekten, sütten öte olan şey, bebeğin anne göğsünde kendi güvenlik algısını inşa ediyor olmasıdır. Bunu annenin teması, bakışı, kokusu, kabulü, fiziksel kapsayışı aracılığıyla etkileşim içinde yapar.

Anne veya tutarlı bakım veren biri yoksa dünya kaotik ve ilişkiler çekilmezdir. Anne var ama teması ilgisi yoksa, dünya ve ilişkiler sürekli kaçılması gereken bir yerdir.

Özetle dünyaya içsel olarak köklenmek, var oluşuma anlam katmak ve kendimi sevebilmek için önce birinin beni sevmesi gerekir. Doğum sonrası düştüğüm ilk kucağın benimle bağlantı kurma şekli bu nedenle çok önemlidir.

Psikoterapi seanslarında pek çok kişi, psikoterapiden beklentisini daha iyi ve mutlu hissetmek olarak tanımlar. Erich Fromm: “Çoğu insan için mutluluk, sonsuz emzirilmenin yarattığı tatminkarlıktır. Şundan bundan veya ötekinden biraz daha içmektir. Mutluluk yaşamdaki her şeye, insana ve doğaya karşı yaratıcılıktan, özgünlükten, yoğun ilişkiden, farkındalıktan, heveslilikten kaynaklanmalıdır. Mutluluk üzüntüyü dışlamaz. Hayata tepki veren insan bazen mutludur bazen üzgün… Önemli olan tepki vermektir.” der.

Burada mutluluk ve güven ihtiyacını birbirinden ayırmalıyız. Üzüntüyü dışlayan mutlak mutluluk hissi düşlemlerimizdedir. Ancak içsel olarak güvende hissedebiliyorsak doyurucu tepkiler verebiliriz; yaratıcı, otantik ve hevesliyizdir. Dünyayı bütün olarak görmek, ruhsal olarak canlı olmak, anne ve memenin çocuğa anlattığı tam da böyle bir şey, diğer bir deyişle devamda kalabilmeye yardım eden her şeydir…

Whatsapp