“Yas tutmanın amacı, yaşamda kalanın anılarını ve umutlarını, ölenle bağlantılı anılardan ve umutlardan ayırabilmektir.”
Sigmund Freud, 1914.
Bir yası sahiplenip, o acıyla ve o acının avucumuzun içine bıraktığı gerçekle bir süre kalabilmek ve ardından devam edebilmenin, katlanılamayan bir şeyi karşılayabilme kapasitemizle yakından ilgisi vardır.
Tıpkı bebeğine sütünü/mamasını hazırlamaya giden ve bebeğin gözünde birden ortadan kaybolan annenin ardından hüsrana uğrayan, terkedilmiş, yalnız bırakılmış gibi hisseden bir bebeğin, yeni yeni gelişen, annenin yokluğunu karşılayabilme kapasitesinde olduğu gibi…
Pek çoğumuz için tabu gibi bir şeydir yası veya ölümü konuşmak… Cesaretimizi toplayıp yeltendiğimizde bile yadırganır “Sus, ağzından yel alsın!” uyarılarına maruz kalırız. Dolayısıyla yası karşılamanın bu denli zor olmasının en önemli nedenlerinden biri de yaşanmasını bir kenara bırakalım, konuşulması bile denenmemiş bir şeyle karşı karşıya kalıyor ve onu nasıl sahipleneceğimizden emin olamıyor oluşumuzdur.
Yasla temasa geçmenin, birini kaybetmenin birbiriyle sürekli çatışan iki duyguyu çok şiddetli şekilde yaşama deneyimini de beraberinde getirdiğini görürüz: kaybedilene duyulan ‘özlem’ ve onun zamansız bırakıp gidişine duyulan ‘öfke’.
Yası, kabaca, bir kişinin kaybının belirli başka bir kişide “bir süreç olarak ortaya çıkardığı” bir takım psikolojik olayların toplamı olarak tanımlayabiliriz. Yitirilen ve bir daha geri gelmeyecek olan şey, bir kişi olabileceği gibi, bir ideal, soyut bir şey, sembolik veya içsel bir değer, anlamlı ve kendimizle ilişkili bir “şey” de olabilir.
Örneğin hayatı boyunca onurlu bir yaşam sürmüş bir kişi, onursuz bir davranış sergilediğinde de yasa benzer bir süreç yaşar, çünkü yaşamına anlam katan en önemli değerini, onurunu, yitirmiş olma fikriyle yüzleşir. Romantik bir ilişki bittiğinde terkedilen/ayrılığı beklemeyen taraf için ortaya çıkan durum, yastakine çok benzeyen bir minvalde ilerler.
Birinin kaybının ruhsallıkta bu boyutta bir etkisi olması katmanlı bir meseledir. Bu etkinin en önemli nedeni sevdiğimiz “o” kişiyle (anne, baba, eş, sevgili, kardeş, arkadaş vb.) zamana yayılan bir biçimde, bir takım sevgi eylemleri içerisinde bir şeyi değiş tokuş ediyor olmamızdır. Bunlar aramızdaki güven, bağ kurma, anılar, hayaller vb. pek çok önemli şeyi barındıran sevebilme enerjisinin ortaya çıkardığı kavramlardır. Bu kişiyi yitirdiğimizde ise tüm bu sevgi eylemlerinin varlığını ortadan kalkıyor gibi hisseder ve yası gerçek bir kopuşla yüzleşmek olarak yaşarız: “Aramızdaki her şey onunla birlikte gitti!”.
Bu kısımda işin görünmeyen boyutunda sadece sevdiğimiz kişiyi değil, ona yaptığımız tüm duygusal yatırımı, yani bizi (kimlik ve kişiliğimizi) oluşturan ondan parçaları da kaybetmiş gibi hissetmemiz, ruhsal acımızın kaynağıdır. İçeride bir yerde, esasında en çok geride kalan kendi halimiz (çaresizliğimiz) için yas tutarız.
Başa dönelim insan yavrusunun, hayatta kalabilmesi ve bunu sürdürebilmesi için ötekinin varlığına ihtiyacı aşikardır. Bebek dünyaya geldikten sonraki ilk üç ayda annesinin karnındaki o kusursuz deneyimde kalmak ister. Bu isteği de anne veya bakım veren kişi tarafından eksiksiz, yargısız, sorgusuz giderilmeye çalışılır (temas, beslenme, temel bakım vb.). Bebek ilk üç ayda kendini annesinin karnında sanır ve bebek için her şey tıpkı içeride olduğu gibi dışarıda da aynı şekilde muazzam olmalıdır. Bebek açısından her şey onun varlığına ve afiyette olmasına hizmet etmelidir.
Bebeğe anne tarafından yaşatılan bu deneyim bebeğin her şeye muktedir yani tüm güçlü olma ihtiyacını giderir, bu aşamada çaresizlik hissi yoktur. Burada her insanın ihtiyacı olan biricik (tek ve en değerli) olma fantezilerimizin de temeli atılır.
Dört ay civarı bebek önemli bir dış gerçeklikle yüzleşir: “Annem aslında bir ötekiymiş!”. Bu durum bebekte kademeli olarak yükselen bir ivmede protesto edilir (bekletildiğinde can hıraş memeye saldırması, bazen ısırması, vurması, başka türlü ağlaması vb.).
Eş zamanlı olarak bebekte terk edilme/anneyi kaybetme korkusu veya kaygısı sonucu ortaya çıkan protestoların anne tarafından nasıl kapsandığı da önem kazanmaya başlar. Çünkü hayatımızın ortalama ilk altı yılında ebeveynlerimizle ayrılma ve kavuşma deneyimlerimizin ebeveynlerimiz tarafından bize nasıl geri yansıtıldığı, yetişkinlik hayatımızda yaşayacağımız ruhsal acıları yaşama biçimimizle (inkar, sahiplenme, kabul, yok sayma, görmezden gelme vb.) yakından ilgilidir.
Anne kaçınılmaz olarak bebeğin yanından türlü nedenlerle ayrılabilir; bu kısa süreli ayrılık deneyimlerine bebeğin de ihtiyacı vardır. Çocuğun benlik gelişimini sağlıklı şekilde inşa edebilmesinin yollarından biri de, annesiyle kavuşma anındaki annenin sevgi dolu, kabul edici ve kapsayıcı tavrıdır. Çocuğun gündelik hayal kırıklıklarının sağlıklı yollarla desteklenmesi, ruhsal büyümeye gerçek bir hazırlık olarak da düşünülebilir.
Öte yandan çocukluğunda özellikle ebeveyn yokluğundaki zorlanmaları doğru karşılanmamış veya kabul edilmemiş bir yetişkin, ruhsal (gerçek) anlamda büyümemiş demektir.
Peki ne demek sağlıklı yollar?
Çocuğun ebeveynine kavuşma sonrası getirdiği en absürt davranışlarını, en kabul edilmesi zor veya tetikleyici duygu patlamalarını (ağlamaklı, öfkeli, yıkıcı vb.) olgunlukla karşılamak, izlemek, onu dinlemek, sevgi kişisinin yokluğunda çektiği acıyı nasıl istiyorsa öyle ifade etmesine alan açmak; o bastırdığı ve ebeveynin yokluğunda içine attığı enerjiyi mümkün olduğunca muhatabına (onu bırakan ebeveyne) iade etmesine yardımcı olmaktır.
Kesintiye uğrayan her yas süreci uzar ve patolojik yasa (depresif yas) dönüşür. Her depresyonun altında yas olduğunu söyleyemeyiz ancak gerektiği gibi tutulamamış veya türlü savunmalarla kesintilere uğrayarak tamamlanamamış (uzamış) her yasın depresif tablonun nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Yani depresif bir patolojiye evrilmemesi için her yasın kendi taşıyıcısının ruhsal akışında geçmesi gereken süreçlerden geçmesi elzemdir.
Çocukluğunda zor duyguları savunulmamış ve desteklenmemiş, bize önemsiz gelen ufak tefek yasları ve acıları yok sayılmış, görülmemiş, kendilerini ifade etmeye çabalarken dikkati dağıtılmış yetişkinlerin, yas sürecini içlerinden geldiği gibi yaşayıp tamamlayabilmeleri oldukça zordur. Bastırır, yok sayar, inkar eder, öfkelenir, manipilasyona sığınabilirler. Kocaman insanlar da olsalar avuçlarının içinde öylece kalan bu büyük kayıpla nasıl baş edeceklerini bilemezler.
Belki de bu yüzden yaslarını yaşayarak tamamlamak yerine oradan kaçar (süreci kesintiye uğratır) ve o yası bir türlü tamamlayamazlar. Bunun nedeni yasla (acıyla) bilinçte değil bilinç dışında bildikleri yoldan mücadele ediyor olmalarından kaynaklanır.
Tıpkı çocukluklarında olduğu gibi…
Birkaç ayırt edici önemli ilave;
- Normal ilerleyen yasın bilinç düzeyinde işlendiğini, patolojik yastaysa hakimiyetin bilinç dışında olduğunu görürüz.
- Her ikisinde de ketlenme ve ilgi kaybı hakimdir.
- Patolojik yasta kendini suçlama ve özgüven kaybı en büyük eşlikçidir.
- Normal yasta fakirleşen ve boş hissedilen dünyayken; patolojik (depresif melankolik) yasta ise fakirleşen ve boşalan benliktir (ego).
- Psikoterapi, yas ile çalışırken en çok mesaiyi tam olarak neyin yasını tuttuğumuzu bulmaya ve bunu danışanın/hastanın da yakalayabilmesine yardımcı olmaya harcar. Yasın ardından büyüme yani iyileşme ancak bu aşamadan sonra gerçekleşebilir.


