Skip to main content

KÜNYE:

Yönetmen: Reha Erdem
Yapım Yılı, Süre: 1999, 100 Dk.
Senaryo: Reha Erdem
Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Ara Güler, Serra Yılmaz, Sevin Okyay, Engin Alkan, Ali Düşenkalkar, Bülent Emin Yarar
Görüntü Yönetmeni: Florent Herry
Müzik: Pressure Drop- My Friend
Ödülleri: “En İyi Yabancı Film” dalında Türkiye’nin Oscar adayı oldu ve birçok seçkin uluslararası festivale katıldı.

Konu: Bir gömlekçi dükkanını işleten, kendi halinde, sıradan, monoton bir yaşam süren Selim ve karısı Ayla’nın hayatına büyük bir para girer. Küçük yaşantılarına giren bu büyük paranın, küçük bir suçu ve büyük bir trajediyi getirmesi kaçınılmaz bir hal alır.

 


 

Selim. “Yapmak değil, olmak zor.”

Yaşamını kendi benliğinin eksiksiz bir tasvirini yaratmakla geçiren bir yaratık, bu tasvirin antitezi olmaktansa ölmeyi tercih eder.” Chapterhouse Dune (6), Frank Herbert. Çünkü Selim’in de dediği gibi: Yapmak değil, olmak zor.

Bu filmde, Selim karakterini anlamak adına söylenebilecek en temiz açıklama bu cümle olabilir diye düşünüyorum. Selim, ki karakteri tanıdıkça anlam olarak ironisi tavan yapan bir ismi olduğu anlaşılacak, filmin kahramanı, İstanbul Beyoğlu’nda bir gömlek dükkanı sahibi; sıradan, evin ihtiyaçları sayılabilecek şeyleri dahi alamayacak kadar tutumlu, naif, dürüst bir aile babası. Sosyal ilişkileri açısından düşünüldüğünde Selim, dükkanının olduğu semtteki, komşu esnaflara nazaran çok farklı; müşterisine karşı asla esnemeyen, özetle “esnaf adam” denilemeyecek, soğuk, mesafeli, içe dönük, büyüklenmeci ve agresif karakterinin ekrana nasıl yansıtıldığı, film boyunca başına gelenlerle nasıl başa çıkacağı konusunda kompleks ip uçları veriyor. Aslına bakılırsa izleyicide film boyunca süren gerilimin en önemli nedeni biraz da Selim’in, içine düştüğü sorunla ilgili, kişilik özelliklerinden kaynaklanan, savunma mekanizmaları denilebilir. Tıpkı Serol TEBER’in Didik Didik Freud kitabının Psikanaliz Doludizgin bölümünde şöyle bahsettiği gibi; “Freud jargonuyla söylersek; süperego, egoyu ince ince bloke etmekte…” Tüm film boyunca bu yıkılışa giderek artan bir şiddette şahit ediliyoruz ve yeterince önyargısız izlediğimizde, kurduğumuz özdeşimlerle, en az Selim kadar bloke ediliyoruz.

Film, Selim’in para konusundaki tutumuyla ilgili verilen hazırlık sahneleriyle başlıyor. Burada ilgi çekici detay babasıyla aralarında geçen diyalog sekansı; babası o ayki emekli maaşını faize koymaya vakit bulamayan Selim’e çıkışıyor; bir gün bir gündür gibi kesin bir tutum sergiliyor (Baba-oğul arasında paranın anlamına biçilen değer, oldukça benzerlik gösteriyor. Katı ve öncelikli). Ardından parkta oynayan, aralarında Selim’in küçük kızı Esma’nın da bulunduğu 3 çocuk, yüz dolar buluyor. Çocukların tartışmaları üzerine, ebeveynler sorunu çözmek için (sözde), soluğu çocukların yanında alıyor. Başlarda, paranın kime ait olduğunu bulmak için girişimde bulunan yetişkinler, daha sonra paranın 100$ olduğunu fark edip (Selim dışındaki), bulunan paranın çocuklar arasında paylaştırılmasının doğru olduğunu savunuyorlar. Ancak Selim karşı çıkıyor ve bunun ahlaki olmadığı yönünde söyleniyor. Böylece, Selim hakkında, izleyicide, “Selim, hakkı olmayan parayı sahiplenmez.” şeklinde genel bir izlenim beliriyor. Esasında hali hazırda diğer çocukların annelerinin de konuyla ilgili tutumunun, paranın miktarını öğreninceye dek sürdüğü kolayca anlaşılabilir. Bu anlamda, bu sahne, Selimin başına geleceklerle ilgili fikir vermesi bir yana, insanların para konusundaki ahlaki tutumlarının ve dürüstlük sınırlarının, paranın miktarıyla bağlı olduğu mesajını da önümüze seriyor (Bu anlamda insanlardaki çok katmanlı süperego yapılanmasının, işin içine “miktar” gibi bir kavram girdiğinde -kime göre neye göre az-çok gibi- kişinin oral veya anal dönemde takılı kaldığı yerden nasıl çıktığını görebileceğimiz de bir örnek).

Film kısa bir süre, Selim’in para hakkındaki “Para kolay mı kazanılıyor?” türevi cümleleri etrafında, ailesi ve dükkandaki müşteri diyalogları üzerinden yürüyor.  Filme ismini veren bir çanta dolusu para, Selim’in hayatına bir akşam bindiği takside giriyor. Paranın buluntu para olmasının vicdan muhasebesini aynı gece, parayla birlikte eve gelmesinden itibaren yapmaya başlayan Selim’in kaygısı fena hissediliyor (Muhtemelen içselleştirilmiş kendilik ve nesne tasarımlarının katmanlarından oluşan süper egosu bir tür parçalanmaya maruz kalıyor. Bu nedenle panik ve kaygı kaçınılmaz olarak gün ışığına çıkıyor). Ardından Selim gazete kupüründe, paranın bir banka veznedarının bankadan çaldığı para olduğunu öğreniyor. Bunun Selim’in para konusunda yaşadığı ilk kırılma noktası olduğu söylenebilir (Çalıntı para olmasını bir tür rahatlatıcı neden gibi algılıyor). Ancak yine de yaşadığı rahatlamanın tam anlamıyla bilinç düzeyinde olduğunu söylemek güç, içinde bir şeylerinse yer değiştirdiği veya kırıldığı kesin. Tren garındaki sahnelerde de, birinin cüzdanını çalan iki yan kesiciyi kovaladığı sahneden ve kendi bulduğu paranın çalıntı olduğunu öğrenmesinin hemen ardından geliyor. Ki bu da Selim’in toplum içerisinde dürüst/namuslu bir adammış gibi kendini maskeleyeceği, çırağına söylediği “Yapmak değil, olmak zor.” cümlesinin ironisini desteklemek için filme yerleştirilen sahnelerden, Selim “dürüstmüş” gibi yapıyor, ama bu yol onu “dürüst” yapmıyor. Karakterin tüm çırpınışı da içerinin ve dışarının parçalanmaya başlamasından kaynaklanıyor.

Filmde dikkat çekici en önemli metafor, Selim’in parayı sakladığı komodinin üstünde duran bu melek biblosu. Zira, aceleyle parayı saklamaya çalışırken, biblo yere düşüp kırılıyor, Selim ilk fırsatta bibloyu yapıştırıyor. Bu konuyla ilgili kareler de yine Selim’in bibloyu yapıştırma çabası ile ilgili olarak, vicdan muhasebesi açısından yorumlanabilir. Ahlaki çatışmaları ve bölünmeleriyle sürekli kaygı yaşıyor. Kısaca melek biblosu masumiyeti temsil ediyor. Bu anlamda biblonun kırılışı ise, Selim’in masumiyetinin parçalanışına hizmet ediyor ki zaten Selim’i bibloyu yapıştırdıktan sonra paraları sayarken görüyoruz. Klişedir ama, ne yazık, yapıştırsa da biblo eskisi gibi olmuyor.

Selim’in parayı somut olarak benimsemeye başladığını nerede polis görse yolunu değiştirmesinden, kaçmasından, hatta dükkanına gelen polisi gördüğü anda tezgahın arkasına eğilip, saklanmasına kadar varan uç davranışlarından anlıyoruz. Çırağını kovduktan sonra da, dükkanını soyan hırsızı, korkusundan polise bildirmiyor ve suçu işten kovduğu çırağının üzerine atıyor (Paraya sahip olmadan önce yapması imkansız gibi duran tutum ve davranışlar silsilesi.).

Selim’in parayla ilgili yaşadığı içsel savaşı ve parayı kabullenişi için verilen sahnelerde, lüks bir arabayla Selim’e çarpıp gömleğinin yırtılmasına neden olan adamın, Selim’e söylediği “Kardeşim, benim arabamın çizik tamir parası senin gömleğinden üç tane alır, ben bir şey demiyorum sen gömleğim yırtıldı, diyorsun.” sözü Selim’in parayı benimsemesinde büyük rol oynuyor. Kendisinin de büyük bir meblağ paraya sahip olduğu ve buluntu paranın kendisine ait olduğuna yönelik fikirleri pekişiyor. Zaten peşi sıra gelen üç planda, Selim’in evde yalnız oluşu, su muhallebisini yerken para konulu eski bir Türk filmi izlemesi ve sonra paraya sarılarak, yatağa uzanması ve düşünmesi yine Selim’in parayı kullanmaya başlayacağı yönünde güçlü ipuçları veriyor. 

Dükkanının genç bir çocuk tarafından soyulmasının ardından, parayla ilgili endişesi artan Selim, bankadan kendi adına bir kasa kiralıyor. Bu da Selim’in parayla ilgili vuku bulan ikinci somut hareketi olarak düşünülebilir. Ancak ardından gelen cami avlusunda, ezan eşliğinde hıçkırarak ağladığı ve onu takip eden yanına yaklaşan kediyi tekmeleyerek fırlattığı sahne, Selim’in dürtülerine olan teslimiyetinin vurgulanması ve karakterin nasıl kıvrandığını izleyicinin hissetmesi açısından oldukça çarpıcı verilmiş. Selim tanrıya, yanına acıklı bir şekilde miyavlayarak gelen kedi de Selim’e sığınıyor. Selim kediyi tekmeliyor ve aslında içine düştüğü cendere düşünülürse, bir anlamda Tanrı (veya babası) da Selim’i… Son karede görülen sahnede ise, Selim yanına aldığı bir miktar paranın ilk 50 dolarını bozduruyor ve gidip eşi Ayla’ya kırmızı bir ruj alıyor. Esasında bu hareketiyle de, bir anlamda kendini rahat hissettiğini sonraki sahnelerde görüyoruz. İnanç-ahlak ekseninde düşündüğümüzde bu sahneler tesadüf değil; Selim camide tanrıyla (toplumla veya babasıyla) vedalaşıyor ve çıkıp ilk doları bozduruyor. (İsyan-Başkaldırı… Belki Oedipus, belki Karamazov Kardeşler, belki de Musa ve Tektanrıcılık’taki değişen ve dönüşen, farkına varan Freud gibi bir yerden duydum ve gördüm bu sahneleri…) 

Ayla; “Selim’ciğim, sende bir tuhaflık mı var?”

Ayla’ya aldığı kırmızı ruj, Selim’in parayla ilgili yapacaklarını mantığa bürümesinde büyük fayda sağlıyor (Bennu Yıldırımlar’ın pırıl pırıl performansı filmin Selim’le beraber yükselen izleyici gerginliğini rahatlatan öğelerden). Ayla’ya ruju hediye ettikten sonra, bir ev, araba ve bulaşık makinesi almaktan söz ediyor, kısacası eskiden tartışmalarına neden olan ve para gerektiren her ne varsa, artık sahip olabileceklerini Ayla’ya söylüyor.  Ayla’yı çok pahalı bir restorana yemeğe götürüyor, ona pahalı takılar alıyor vb. Her ne kadar Ayla’ya yaptığı şovlar ilişkilerini farklı bir boyuta taşısa da Selim’in gerginliğini parayı harcamaya başladığı ilk sahneden itibaren, yükselerek seziyoruz. Bu arada Selim’in öğle yemeklerini yediği lokantanın yerini, pahalı bir kafenin alması (orada garsona menüde su muhallebisi olup olmadığını sorması önemli. Çünkü bu sahnede eski Selim’den bir parça gösteriyor kendine ve izleyiciye.) sürekli yeni işler peşinde koşarak batıp çıkan arkadaşı Ahmet’in satın alacağı tablolar için ona borç vermesi gibi detaylar da dikkati çekiyor; dolayısıyla Selim parayı harcamadaki haklılığını, çevresindeki insanlar için harcayarak onların onayını alarak pekiştirirken; bu noktada kişiliğinin narsistik taraflarının da aktive olduğunu net bir şekilde görüyoruz.

Bu sahnelerin hemen ardından gelen hırsızların vapurda üçlü karşılaşma sahnesi, Selim’e sahip olduğu paranın çalıntı olduğunu hatırlatmak için yerleştirilmiş gibi. Bankadan parayı çalan veznedarla vapurda göz göze gelen Selim’in, kalkıp vapurun başka bir bölümüne oturduğu sırada, dükkanını soyan hırsızla göz göze gelmesi, Selim’in para hakkındaki ahlaki hislerini anlamamız açısından ironik şekilde tasarlanmış (Sanırım filmin finalinden sonra, filmi hatırlatan en büyük çağrışımın sahibi de yine bu vapurda karşılaşma sahnesi; sanki Selim benliğinin karanlık taraflarıyla bu vapurda bir araya geliyor ve kaçma kovalama sahnelerinde bölünen kendilik algısı da köşe kapmaca oynuyor).

Selim’in ahlaki ve vicdani tüm çatışmalarını barındırdığını düşündüğüm sahne ise dükkanını soyan hırsızın suçunu üstüne attığı eski çırağı hakkında çok zorlanarak verdiği, yalan ifade sahnesinin hemen ardından gelen Selim’in sokak ortasında kustuğu sahne. Olayların giderek artan gerilimiyle Selim, kişiliğinin uç taraflarıyla karşılaştıkça kaygısı artıyor ve bunlar suçluluk hisleriyle birleşerek fiziksel bir semptoma dönüşüyor; sanki bedeni ve zihni bir tür uzlaşma derdine düşüyor, bedeni ve zihni bu yolla, görece, ‘kendi normal’ini koruma altına alabilmeye çalışıyor. Öyle ki sahnenin devamında Selim kusarken bir köpek şiddetle Selim’e havlıyor, Selim öfkesini köpekten çıkarıyor. Köpek burada Selim’in dürtüsel yansıması/gölgesi gibi düşünülebilir, idi gibi. Çünkü onu yerinden kaldırıyor ve devam etmesini sağlıyor. Zaten ardından ilk gördüğü gece kulübüne giren Selim, burada striptiz yapan kızları izliyor ve kızların daha fazla soyunmaları için kutuya yüklü bir miktar para atıyor. Esasında bu sahneyi izlerken, Selim “dürüst ve namuslu” tarafının intiharının yasını tutuyor, gibi bir fikre kapıldım. Çok da kelimelere dökülebilecek bir sahne değil. Bazen bazı sahneler hakkında ne kadar konuşsak da, demek istediğimiz şeyi tam olarak anlatamayabiliriz, bu sahne de öyle hissettiriyor. Çoğu kişinin hayatında aldığı çelişkili kararlar sonucu kurabileceği bir özdeşim sahnesi denebilir. Belki de örtük nesne ilişkilerindeki kendilik algısı burada ete kemiğe bürünüyor ve aciz, namussuz, adaletsiz ve ahlaksız yönüyle selamlaşıyor.

Tüm Reha ERDEM filmlerinde olduğu gibi, ruhsal gerilim (özellikle superegoyla ilgili çatışmalarımız açısından) mümkün olan en üst noktaya çıkarıldığı noktada bir su, deniz, akarsu sekansı imdada yetişiyor. Filmin deniz kenarı sahnelerine dek, Selim’le birlikte öyle çok geriliyoruz ki ve Reha Erdem de öyle düşünmüş olacak ki, hem Selim’i hem bizi rahatlatıyor ve soluğu gergin zamanların kurtarıcısı deniz kenarında alıyoruz. Filmin karanlık, gizemli ve gergin havasından çıkıp, Reha Erdem’in nefis planlarıyla buluşup, soluklanıyoruz. R. Erdem, planlarda Selim ve yardımcı karakterle kurulan özdeşimi bir başka boyutta yaşatıyor gibi hissediliyor. Ama paranın laneti, Selim’in burada da rahatlamasına izin vermiyor ve Selim, gazetede parayı çalan veznedarın intihar haberini okuyor. O andan itibaren, kaçtığı yoğun kaygısı onu yine yakalıyor, bir an önce gitmek istiyor ve o telaşla bindiği arabasıyla, kızının sahil kenarında birlikte oynadığı yavru köpeğe çarpıp, ölümüne neden oluyor. Dolayısıyla Selim’in, tıpkı borderline düzey kişilik örgütlenmesi olan kişilerde olduğu gibi, tüm film boyunca iyi ve kötü yanlarını yeniden birleştirmeye çalışırken yaşadığı kaygının sonucu aldığı aksiyonları nedeniyle, kendi veya yakınlarının başına gelen daha travmatik olaylara aracı olduğunu görüyoruz.

Filmin başında, parayı bulmasından itibaren bir çeşit kendini rahatlatma gibi yaptığı, dükkanın kapılarını kilitleyip, tezgahın arkasındaki boşluğa uzanıp, derin nefes alarak gözünü tavana diktiği kaçınma davranışını veya belki ana rahmine dönüş gibi algılanabilecek bir güven arayışını, bu kez daha yoğun sergiliyor. Öyle ki, bir ara kalkıp camdan baktığında, hızla koşarken yere düşürdüğü parayı fark ediyor. Kaygısı o kadar yüksek ki, parayı yerden alırken dükkanına yönelen bir müşterinin dükkana girmesiyle birlikte, müşteriye arkası dönük bir şekilde sadece kafasını sallayarak yanıt verirken, bir yandan da parayı yemeye başlıyor. Bu noktada, Selim’in içinde, eski Selim’den kalan, ahlaki ve vicdani boşluğu doldurma çabasıyla parayı yediği düşünülürse, filmin güçlü analitik detaylar barındırdığını yinelemek yerinde olur, diye düşünüyorum. Zira Selim para konusunda öylesine dürtüsel davranıyor ki, davranışı parayı yemeye kadar varıyor. Takip eden sahnelerde, yani filmin sonlarına doğru paranın nereden geldiğini merak eden Ayla’ya piyangodan para çıktığını ve bir süre sakladığını söylüyor.

Gömlek Detayı üzerine: Hayatını gömlek satarak kazanan Selim’in film boyunca giydiği gömleklerin başına gelmeyen kalmıyor; araba çarpıyor, gömleği yırtılıyor, lokantada garson gömleğine yemek döküyor, bir kadın dükkanına girip erkek gömlekleri deniyor… Tüm bunlar bana, Reha Erdem’in, Selim’in gömleklerden ve sayesinde kazandığı namuslu paradan yavaş yavaş kopuşunu göstermek için yaptığını düşündürdü. Gömlekler Selim’in masum, dürüst ve ahlaklı olduğu günlerin bir temsili gibi verilmiş; o temsil gömleklerle beraber önce tahrip oluyor, en sonunda da bir kadın (başka bir cinsiyet) tarafından giyiliyor, yani ahlakın nasıl kişiye göre şekil aldığı gösterilmeye çalışılıyor gibi, filmin başında göklerde olan gömlek imajinasyonu yerle yeksan oluyor.

Nemfomanik komşu Nihal’le (Selim’e filmin başından itibaren her gördüğü yerde asılan, dükkanına gelip, erkek gömlekleri deneyen, Ayla’nın evde olmadığı her anı değerlendirip bir bahaneyle Selim’i sıkıştıran kadın), ilgili kendilik algısındaki kırılmanın ilkini, dükkanından aldığı gömleğin parasını almayarak, ikincisini ise, caddede tesadüfen karşılaştıklarında, ona beğendiği elbiseyi alarak kademe kademe yaşıyor. Selim’in mahvına neden olay ise, yine Nihal’den geliyor ve Selim’in tüm ahlaki değerlerinin çekirdeğine dinamiti koyuyor. Selim’in filmin başında söylediği “Yapmak değil, olmak zor.” sözünün, filmin final sahnesinde, Selim için ne kadar acı verici bir hal aldığını görüyoruz. Vapuru kaçıran eşi, babası ve kızı; Selim’i kendi evlerinde açık olan balkon kapısının yanındaki koltukta Nihal’le sevişirken buluyor. Saniyelik bir göz göze gelmenin ardından Selim hepsinin gözünün içine bakarak kendini balkondan aşağı bırakıyor ve ceplerindeki paralar yavaş çekimde üzerine yağmur gibi yağıyor. İzledikten sonra, finali en iyi olan filmler listelerinde üst sıralara yerleşebilecek son sahne ile ilgili film boyunca yaşadığımız, giderek artan gerginliğin katarsisi oldukça şiddetli yaşatılıyor ve bunun özellikle yapılmış bir şey olduğu aşikar.

Filmin ana teması, ahlak ve vicdan sorgulaması şeklinde düşünüldüğünde, temaya hizmet eden alt başlıkları; Selim’in yaşadığı yabancılaşma, kişisel tercihler, öncelikler, tabu, aşağılık kompleksi, özdeşleşme, ait olmayan bir parayı içselleştirme, kişiliğin bölünmesi, mantığa bürüme, suçluluk duygusu ve teslimiyet üzerinden düşünülebilir.

Filmin İngilizce isminde (Run For Money) olduğu gibi, Selim film boyunca para için koşuyor; Türkçe isminde olduğu gibi (Kaç Para Kaç) kaçan parayı kovalıyor ya da diğer bir anlamda hayatın kıymetini “Kaç para, kaç?” diyerek sorguluyor. Bu noktada eklemek isterim ki, Selim karakteri ve üzerimde bıraktığı yabancılaşma hissi, bana nedense Yusuf Atılgan’ın  “Anayurt Oteli” romanını sinemaya uyarlayan Ömer Kavur’un filmini hatırlattı. “Anayurt Oteli/1987″nin Zebercet’i ve “Kaç Para Kaç”ın Selim’i çok benzer geldiler. Bunun yanında yabancılaşma temasını, yine başrol oyuncularından kaynaklı, bana göre, en iyi veren iki yabancı film M. Scorsese’nin “Taxi Driver/1976” filminin Travis’i ile Wim Wenders’in “Paris Texas/1984” filminin (yine) Travis’i. Bu iki farklı filmdeki iki Travis’in de, filmlerin konuları farklı olsa da, Selim’le benzer duygu durumları yaşadığı söylenebilir.
Reha ERDEM’in,  bu herkesin aklına gelebilecek, oldukça basit görünen içerikle bu kadar başarılı bir film ortaya çıkarmasının altında (oyunculukları ayrı bir yere koyarak); her bir karakterin, ama özellikle de Selim karakterinin kişilik örgütlenmesinin, kendilik algısındaki bileşenlerin ve noksanların,  id-ego-süper ego bağlamında çok ince yazıldığı, oldukça güçlü analitik detaylar barındırdığı, dengeli gibi görülen/yansıtılan bir kişilik örgütlenmesinin esasında dış uyaranlar aracılığıyla verilen, dekompanse edici bir sebeple, nasıl bir bölünme yaşayabileceği, çok bilerek ve farkında olunarak verilmiş.

Selim belli ki tüm yaşamını kendi benliğinin eksiksiz bir tasvirini yaratmakla geçirmiş; hayatına para girmeden önceki davranışları ve nesne ilişkileri düşünüldüğünde, filmin verdiği bilgi kısıtında, kabaca paranoid-narsisistik bir karakter özelliği sergilediği ve bütün nesne ilişkilerini de bunun etrafında yapılandırıyor olduğu söylenebilir. Ne yazık ki kusursuz benlik tasvirine o kadar odaklanıyor ki; işlediği suç nedeniyle bu tasvirle çelişmeye neden olacak şeyleri de kontrolü altında tutmak isterken birbiri ardına daha da büyük açmazlara düşüyor ve olabilecek en uç sonucu yaşıyor.

Bu anlamda açık ve özgür bir bakış açısıyla, önyargısız ve ilk defa izleniyorsa, filmin Selim’in gıyabında seyirciyi de özgür bırakan bir film olduğu söylenebilir. Çünkü ölüme psikanalitik kapsamda küçük bir kapı aralığından baktığımızda; öldürenin aslında kendini değil, içsel nesnelerini/insan temsillerini öldürmeye çalıştığını düşünüyoruz.

Yorumlar için yararlanılan kaynaklar:

Cinsellik Üzerine 3 Deneme, S. Freud

Totem ve Tabu, S. Freud

Narsisizm Üzerine, S. Freud

Didik Didik Freud, Serol Teber & Şenol Ayla

Doğan ŞAHİN, Terapiye Başlarken

Jean-Michel Quinodoz, Freud’u Okumak

Leave a Reply

Whatsapp